16 Kasım 2011 Çarşamba

Zamani barayé masti asbha (2000)


Film : Zamani barayé masti asbha
Yönetmen : Bahman Ghobadi
Oyuncular : Ayoub Ahmadi, Rojin Younessi, Amaneh Ekhtiar-dini, Madi Ekhtiar-dini
Ülke : İran
Yapım Yılı : 2000






Bazı filmler vardır bir efsane olmuştur. Sinemayla az ya da çok ilgilenen herkes bu filmleri izlemiştir. Bu filmleri izlememek sosyal dünyada hele ki iyi bir sinema izleyicisiyseniz ve bu konuda iddialı iseniz tabiri caizse ayıptır. Ama her sinemaseverin de başına gelir böyle bir şey. Bir şey olmuştur o filmi izleyememiştir. Fırsat olmamıştır bir türlü. Bu konuda benim günahlarım hayli kabarık. Zaman zaman izlemediğim filmlerden bahsedince ufak çaplı bir alay konusu haline gelmekteyim çoğu zaman. Sarhoş Atlar Zamanı, benim için tam böyle bir film. Yapım tarihi 2000. O zamandan bugüne yönetmeni Bahman Ghobadi gibi, filmin kendisi de bir efsane olmuş durumda. Efsaneliği sadece filmin güzelliğinden değil, aynı zamanda Kürtçe çevrilmiş ilk film olmasından.





Zamansız bir film Sarhoş Atlar Zamanı. Geçim kaynağı kaçakçılık olan İran-Irak sınırında bulunan bir Kürt köyünde yaşayan 5 kardeşin hikayesini anlatıyor. Aslında filmde yaşananlar, birkaç müzik eşliğinde ya da güçlü oyunculukla tam bir melodram olabilir. Ama gerçekçilikte asla melodrama izin yoktur. Gerçekliğin kendisi zaten melodram gibi yapay bir giydirmeye ihtiyaç duymadan yeteri kadar dram taşıyor. İşte bu yüzden anlık ağlamalar değil etkisi film sonrasında da süren genel bir hüzün yaşıyorsunuz. Filmin açılış sahnesi, yönetmenin sinema dilini ustalıklı bir şekilde kullanması açısından muhteşem. Tüm kahramanlar bu açılış sahnesinde oldukça yalın bir şekilde teker teker tanıtılıyor. Filmin son kısmı ise sonu açık bırakılarak mutlu son ya da hüzünlü son durumunu seyirciye bırakıyor. Hangisi olmasını istiyorsan o olsun denilmekte. Ancak değişmeyen şey, insan yaşamının bazı coğrafyalarda hem doğal hem insani faktörler sebebiyle zor olduğu, mutluluk denilen şeyin ufacık temennilerde olduğu, acılara yas tutacak zamanın dahi bir lüks olduğu gerçeği. Ghobadi, böyle bir coğrafya da bulunan bir Kürt köyüne kamerasını yerleştirmiş onun kamerasından önce de var olan ve kamerası gittikten sonra da var olan yaşam savaşlarını insanlar bir kez de kameranın önünde gerçekleştirmişler. Yani kendilerini oynamışlar.Kaçakçılıkla uğraşanlar soğukta çalışabilmeleri için atlara ve katırlara içki içirirlermiş bu bölgede. Filmin ismi buradan gelmekte. Filmin çekildiği köy ise Ghobadi’nin de köyü olan İran-Irak sınırında bulunan Bade. Gerçek hayatta da kardeş olan küçük kız Amaneh ve abisi gelişme bozukluğu yaşayan Madi karakteri olanca zorluklar içerisinde yaşamın erdemini, sıcaklığını filmde de çok güzel sunmaktalar.

25 Mart 2011 Cuma

Bay Darcy



Blog'umuzun adı takıntılı kafa ve ben cidden kafayı bu aralar Colin "the Mr. Darcy" Frith'e takmış durumdayım. Bir ergen aşıklık halleri ki hiç sormayın. Blog'umu kişisel iç buhran ve sendromlarıma alet etmek adetim olmasa da, planım içimi son olarak burada döküp bu muzdaripliğimden kurtulmaktır.

Jane Austen'ın ünlü romanından BBC tarafından çekilen "Pride & Prejudice" adlı diziyi izlememle başladı her şey. 50'şer dakikadan 6 bölümlük bu dizi hoşnut kalınacak derecede ingiliz, hoş ve komik. Colin Firth henüz Colin Firth olmamışken dizinin çekildiği yıl olan 1989'da Mr. Darcy'yi canlandırmış. Yaklaşık 6 saatlik diziyi izledim, sonra bir daha izledim, bir daha, bir daha ve bir daha derken bir hafta sonunu yaklaşık 5 kere bu mini(!)-diziyi izleyerek geçirdim. Pazartesi işe gittiğimde 18. yy İngiltere’sinden modern zamana hızlı geçişimle jet lag yaşıyordum.

Bırak telefonu, doğru düzgün bir posta ağının bile olmadığı o dönemden İnternet denen yüce teknolojinin bulunduğu şimdiye gelince, başladım araştırmaya. kimdir nedir bu Bay Darcy diye. Bir tek kendimin muzdarip olduğunu sandığım bu hastalıktan meğersem İngiltere'deki kadınların yarısının çektiği "Mr. Darcy syndrome" gibi gayet banal gayet doğal bir sendromumsu bunalım olduğu gerçeği ile karşılaşıp; özelliğim olmadığıma mı üzülsem yoksa benimle aynı duyguları paylaşan milyonlarca kadın olduğuna mı sevinsem ikileminde iş gününü bitirdim.

Yine de durulmadım gittim kitabını aldım okudum. Aynı tadı vermeyince ben de bir daha diziyi izledim (!)

Gelelim araştırma sonrası çıkarımlarımıza:

1. Meğer Mr. Darcy her yerdeymiş. Bridget Jones'un Günlüğü’ndeki Mark Darcy, Jane Austen'ın Darcy'siymiş. Kitapta durmadan BBC dizisindeki Colin Firth'ten bahsedilirmiş. Ardından çekilen filminde de Mark Darcy'yi yine Colin Firth’in oynamış olması bir rastlantı değil kaderin cilvesiymiş.

2. Mr. Darcy syndrome: unrealisticaly searching for their own mr. darcy.

3. Sex and the City dizisinde ve filminde de Mr. Big denen bir karakter varmış. Bu Mr. Big de Mr. Darcy'nin bir tezahürü imiş.

4. "I am all astonishment" filmde çok sık geçen bir cümle. Gramer olarak anlamsız geldi. “şaşırdım” anlamında kullanıldı bir çok kez. bir de "are your parents in good health?"

5. Ilk kitap çok sevilince devamı da yazılmış :). çok saçma ama zilyon tane devam niteliğinde kitap var. akıllıca ticari bir adım olmuş yazarları için.(Mr. Darcy's Daughters, The Exploits and Adventures of Miss Alethea Darcy; Darcy's Story; Dialogue with Darcy v.b.)

6. Aslında yan karakterler çok iyi dizide. Buraya kadar hep Mr. Darcy diyip durdum ama Liz Bennet, annesi ve babası falan çok değişik karakterler.

7. Hikaye 5 kızı olan bir ailenin hikayesi. Erkek çocukları olmadığı için sahip oldukları ev babalarının ölümüyle alakasız uzak bir "erkek" akrabalarına kalacak. Dolayısıyla da annenin tek derdi kızlarını doğru düzgün biriyle evlendirebilmek olmuş. Benim şaşırdığım 18. yy'da tüm İngiltere'de böyle miymiş bu işler? kadınlar hiç bir şekilde miras sahibi olamıyor muymuş? Erkek çocuğu olmayan babanın öldüğü bir aile tamamen sokağa mı atılıyormuş?

8. Dönemin diğer ilginçliği de "centilmenlik". Toplum içerisindeki statüleri "centilmen" olan tipler var. Devlet bunlara yıllık bir gelir bağlamış. O zamanın orta sınıfı gibi bir şey. Böyle çok zengin falan değiller ama boş boş oturup yıllık gelirleriyle de geçiniyorlar.

9. Son olarak erkeklerin pornografisi varsa kadınların da romantik komedisi var diyip bu bahsi burada kapatmak istiyorum.


Not: Bu blog daha taze oskar alan Colin Firth'e itaf etmek yerinde olacak. Sırf “biz bu adamın eski hallerini de bilirdik” diyebilmek için.
Not 2 : Romantik komedi janrı hakkında eni konu bir şeyler yazasım var. Çok malzeme topladım bu aralar bilimsellik süsü verilmiş bir şeylere hizmet etsin bari. Bu yazı da bir romantik komedi fanının psikolojisine giriş niteliğinde olsun.

11 Ocak 2011 Salı

İmzasız sanat eseri mümkün mü?

“Şeytan’dır bir üslubu olan, doğu ile batı’yı birbirinden ayıran da Şeytan’dır.” Katil,Benim Adım Kırmızı, s.329.


Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı adlı romanında polisiye bir öykü ekseninde doğu ve batı resim sanatı arasında karşılaştırma yapar. Özünde doğunun toplumsal, toptan bazen totaliter düşünce yapısı ile batının bireysel/bireyci düşüncesi arasındaki bir karşılaştırmadır bu. Orhan Pamuk romanda birinin diğerinden daha iyi/üstün olduğuna dair bir fikir belirtmez. Sadece aradaki farkı ortaya koyar.


Minyatürdeki resim yapma üslubundaki aynılıktan bahsedilir. Yapılan resmin kimin olduğuna dair imza atılmaz, fırça darbelerindeki teknik bile aynıdır. Fakat resmi yapan bireyde içten içe kendi farkını ortaya koyabilmek ve ya bu resmi ben yaptım diyebilmek için sadece kendinin fark edebileceği üslupta ufacık bir değişikliği yapar: çizdiği kadın minyatürün ağız şeklini hafifçe değiştirir. Ustaları tarafından fark edilir ise kendini öne çıkartmaya çalışmakla suçlanacaktır ve bir daha minyatür yapması engellenecektir. Çünkü doğu toplumunda "kusur üslubun anası" olarak görülür. Mükemmel olan şimdiye kadar belirlenmiştir ve onu değiştirmeye çalışmak kusurdur. Orhan Pamuk burada sanatçının farklı olmaya çalışmasının doğu toplumsal yapısı için kabul edilemezliği kadar aslında bir sanatçının içindeki farkını ortaya koyma/ölümsüzlük arayışından da bahsediyor.


Avrupa’da yapılan resimlerde ise üslup farklılığı bir yana özellikle ressamların imza atmaları olmazsa olmaz olarak görülüyor. Yapılan eser bir kişinin sıfırdan yarattığı, kendi çabası olarak niteleniyor. Daha önceden yapılan resimlerden bugüne kadar ki kazanımlar, öğrenilenler, yaratıcılıklar nerdeyse yadsınıyor. Yapılan resim kolektif bir öğrenilmenin ürünü değil bireysel bir çabanın adeta bir dâhinin buluşu olarak niteleniyor. Üslup çok önemli ve bir sanatçıyı diğerlerinden ayıran ve ayrıldığı ölçüde de sanatçıya değer katan şey olarak görülüyor. Acaba Da Vinci kendinden öncekiler olmasa cidden bir Mona Lisa olamayacak mıydı? Ya da Da Vinci, Da Vinci olmasaydı gerçekten Mona Lisa ve ya eşdeğeri bir resim başkası tarafından üretilemeyecek miydi?

Batı toplumlarındaki bu bireyciliğe karşı doğu toplumlarındaki bu tek vücutluk, yapılan bir resmin dönemin yaşayan ressamlarının bir ürünü olması bireyin ve bireysel yaratıcılığın üzerindeki tüm tahakkümüne rağmen o kadar da kötü algılanmayabilir. Yapılan bir esere yazılan bir yazıya benim diye sahip çıkarak imza atmak, yayın hakkını elinde tutmak da bir o kadar kibirli bir ihtiras saymak da bir o kadar hatalı olmaz. Şu an için bunun bize ütopik gelmesi aslında tamamen bireylere bağlı bir sanat algılayışı içerisinde bulunmamız. En basitinden imzasız sanat algılayışını tamamen oturtmak ve normalleştirmek şu an için imkânsız olsa da; tüm kötü yönlerine rağmen sanat eserleri korsanlığına sıcak bakmamız, yapılan tüm eserleri görme paylaşma hatta sahiplik hakkını kendimizde görmemiz sanat eserlerinin bir parça da olsa insanlığın kolektif bir ürünü olduğunun kabulü değil midir?