9 Aralık 2010 Perşembe

Falafel Power : Boogie Balagan

Biri filistinli diğeri israilli iki üyeden oluşuyor Boogie Balagan grubu. Fransa'da yaşıyorlar. Geçen Şubat ayında Türkiye'ye gelmişler fakat ben kendilerinden yeni haberdar oldum.

İlginç bir detay, grup üyelerinin aralarından hangisinin israil asıllı hangisinin filistin asıllı olduğuna dair açıklamada bulunmuyor olmaları. Şarkılarını Palestisrael için söylüyorlar ve güçlerini falafelden alıyorlar.

Şarkı sözleri fransızca, ingilizce, arapça, ibranice. Rock'n Roll yaptıkları söylenmiş bir kaç yerde fakat diğer parçalarını da dinleyince spesifik bir tarza uyduramadım, biraz Baba Zula havası sezdim, öyle saykodelik, öyle oynak.

Ve karşınızda kendileriyle tanıştığım parça "ride on ride on":





Sahnede dinlemek isteyenler için: facebook event sayfası
Evinde dinlemek isteyenler için: myspace sayfası

8 Aralık 2010 Çarşamba

Yumurta

Son dönemin en anlamlı protesto ifadesi olan protein maddesi. Öğrenci kolektiflerinin uzun bir süredir ona yüklediği anlam bugün “sofraların bu vazgeçilmezini” daha bir özel kılıyor. Belki de kimsenin beceremediğini Öğrenci kolektifleri beceriyor. AKP iktidarına karşı amansız muhalefet. Dikkat edilirse başbakan’da dahil en çok muhatap aldıkları onları en çok kızdıranlar mevcut muhalefet değil bu yumurtalar oluyor o ileri demokrasilerinde “demokrasi havarileri” polis şiddetini bir anda meşrulaştırıyorlar. Ya da gençlerin protesto yöntemleri çok geri hoş değil böyle görüntüler ya da bildiğimiz klasik edebiyat “bizim zamanımızda da böyle şeyler vardı yanlış yoldalar...”. Peki yumurtadan rahatsız olmaları ve onu bir şiddet unsuru olarak göstermeleri ne kadar doğru? Hatırlarım yakın zamana kadar üniversitelerde yaşanan şiddet olaylarına ve bu tarz şiddet protestolarına Avrupa ülkeleri örnek gösterilir ve yumurtalı domatesli protestolar medeniyet ölçüsü olarak verilirdi. Kendilerine hemen hiçbir yerde söz hakkı tanınmayan hemen her zaman toplumun her kesimine hedef gösterilen muhalif gençler için seslerini duyurmaları için en güzel silah haline gelmiştir yumurta. Ve rutinleşen eylemlerin şenlenmesine yol açmıştır. En azından amansız protestonun gücünü ortaya koymuştur.


siyasilerin zekasının kaynağı yumurta

Bunun yanında, yumurta yerine fikirlerini beyan etsinler diyenler, kalemlerini konuştursunlar diyenler çıkıyor."yumurtaları yiyin de beyniniz çalışsın" diyen akp milletvekili gibileri. Öncelikle belirtmek gerek, dikkate alınmayan, dönüşüme dönüştürmeye bir katkı veremeyen hiçbir şekilde eyleme geçirilmeyen fikirin, düşüncenin, yazının, kalemşorluğun bir anlamı yok. Kendi bildiklerini okuyan siyasiler gençlerin sözlerini hiç dikkate almadığı sürece bu böyle olacak. Buna en güzel örnek Üniversitelerde öğrencilerin hiçbir şekilde söz hakkı olmaması. Hiçbir şekilde üniversitelerde öğrencilerin talepleri dikkate alınmıyor. Ama sermaye var, hükümet var, polis var, asker var, herşey var ama o üniversitenin bileşeni öğrenci yok, akademisyen baskı altında, üniversite çalışanının ise esamesi okunmuyor. Bu aşamadan sonra öğrenciler düşüncelerini söylesinler diyenler durup bir kez daha düşünsünler. Peki, okuyarak, düşünce üreterek, kalem sallayarak mücadele vermeye çalışanlar yok mu? Elbette var. Ancak onlara da başbakan'dan gelsin “Çok okuyan arkadaşlar şimdi sefilleri oynuyor.” yumurtanın protein zenginliğinin kaynağı işte bu söz de yatıyor.

3 Aralık 2010 Cuma

Haneke ve [içine ettiği] hayallerimiz

İşten gelmişsiniz. Hızlıca bir duş alıp gri eşofmanlarınızı giyiyorsunuz. İçi sulu kalınca bir biftek yanında kırmızı şarabınızı içiyorsunuz. Yavaş yavaş küçük lokmalarınızı çiğniyorsunuz. Ortada derin bir kâsede iri doğranmış yeşilliklerden oluşan zeytinyağı-balzamik soslu salatanızdan bir çatal alıp onu da yavaş yavaş ağzınızda öğütüyorsunuz. Bulaşıkları makineye kaldırdıktan sonra filtre kahvenizi hazırlayıp büyük fincanlarda ellerinizi ısıtarak içiyorsunuz. Loş ve gözü yormayacak şekilde iyi aydınlatılmış salonumuzun en rahat koltuğuna kuruluyorsunuz. Elinizde Milan Kundera’nın Şaka’sı, 2-3 sigara, kahve ve bitter çikolata eşliğinde 80-90 sayfa kadarını rahat bir miskinlik içinde okuyorsunuz. Dişlerinizi, temiz ve hijyenik banyonuzda fırçalıyorsunuz. Yatağa gitmek için yeterli temizlik içerisindesiniz. Yatak odasının duvarlar uçuk toz renkleriyle boyanmış; açığın açığı mavi ve ya varla yok arası bir pembe olmadı mat bir beyaz. Çarşaflar bembeyaz lavanta kokulu. Odaya uyku getirecek tatlı mı tatlı bir koku ve serinlik hakim ki hafif kuş tüyü yorganınızın altında sıcaklamayın. Sabah uyandığınızda tahta pencereden 30 derece açıyla gelen güneş ışığının içeri vurduğunu görüyorsunuz. Tüm vücudunuzu uzatarak kocaman esniyorsunuz, yarı açık pencerede uçuşan tül perdeler odaya hülyalı bir hava veriyor. İçeri sızan kuş cıvıltıları da güne başlamak için ayrı bir enerji kaynağı. Kahve, portakal suyu ve omletten oluşan kahvaltınızı mutfaktaki bar tarzı masanızda yedikten sonra taze, enerjik, esnek ve fit işinize gidiyorsunuz. Gerisi işe ait bahsedilmesine lüzum olmayan ayrıntılar bütünü. Akşam ise elinize balyoz alıp tüm o toz pembe, içerisinde aşırı hiçbir renk barındırmayan İKEA gerçekliğini yerle bir ediyorsunuz, ardından da kendinizi. Nasıl, son tanıdık geldi mi?


İşteyken kendimi hep bu tür hayaller kurarken buluyorum. Akşam eve gitsem şöyle güzel bir yemek yesem, ardından sessizlik ve huşu içerisinde şu kitabı okusam, ardından da yumuşacık çarşaflar ve yastıklar dünyasında derin bir uyku çeksem. Tam bu hayallere dalmış iken aklıma Haneke’nin o meşum filmi Yedinci Kıta geliyor. Kura kura hayal olarak tüm ailenin toplu bir intihara gittiği filmini kurduğumu ne yazık ki fark ediyorum. Güzel başlayan bir rüyadan kâbusla uyanıyorum. Sonrasında yeni hayaller…


Hafta sonu, işte o güzel efil efil odanızda uyanmışsınız. 1.50 boyunuzu 2 metreye kadar esnetmişsiniz. Akşamdan hazırladığınız bavulunuz, spor ayakkabılar, yağmurluk, yağmur çizmesi, içi tüylü eşofman altları ve sweatshirtlerle dolu. Altan giymek için %100 koton t-shirtler ve yine %100 koton iç çamaşırları. Kısacası teninizde en ufak tahriş oluşturabilecek bir düğme, % 5 elestan bile elenmiş. Mevsimlerden sonbahar, tam da göl kenarındaki evinizin en güzel olduğu dönem. Arabanıza biniyorsunuz ve kulaklarınızı yormayacak bir müzikle kahve – yeşil ağaçların sardığı yollardan göl kenarındaki evinize ulaşıyorsunuz. Yağmur botlarınızı giyip göl kenarında bir yürüyüşe çıkıyorsunuz. Mis gibi çam kokularını içinize çekip doğanın o sessizliği ile huzur buluyorsunuz. Eve gelince şöminenizi yakıp, battaniyenizi dizlerinize atıp kitabınızı okuyorsunuz. Sıcaktan hafifçe içiniz geçip yarım saatlik bir şekerleme yapıyorsunuz. Uyandığınızda odanın kapısından beyaz eldivenli bir el uzandığını görüyorsunuz. Beyaz eldivenleri olan ve beyaz golf giysileri giyinmiş iki genç size gün boyunca tülü işkenceler yapıyor ve bu ölümünüzle sonuçlanıyor. Nasıl, bu hayali beğendiniz mi?




Bu da hafta sonu fantezileri. Sık sık kendimi bu hayali kurarken de buluyorum. Hafta sonu gelse de şöyle doğa yürüyüşleri yapsak, oksijen depolasak. Şehirden kaçsak. Sapanca taraflarında bir evimiz olsa. Tam hayaller kurarken yine Haneke uyandırıyor beni. Bu sefer de hayal olarak kurduğumun aslında Ölümcül Oyunlar’dan başkası olmadığını anlıyorum.


Peki bu filmleri izlediğim için mi bu hayalleri kuruyorum? Sanmıyorum. Haneke, hem hayalleri vermiş, hem de benim sandığım hayallerimi yerle bir etmiş olamaz. Haneke bilinç altımızı, yıllardır bir çok imaj ile örülmüş özlenilen/özenilen dünyamızı çok iyi biliyor. Bizi bu hayallerden nasıl tiksindireceğini ve aslında o konformist, parayı bulunca ilk sahip olacağımız gri ve tonlarına sahip dünyanın nasıl da saçma, dünyanın gerçeklerinden uzak, rutinliği ile de bir o kadar sıkıcı, yabancılaştırıcı ve boş olduğunu da biliyor. Üstelik bu dünyayı ne kadar entelektüel olduğunuz da anlamlı kılmıyor. Klasik müzik dinlemeniz, klasikleri ve ya zorlu felsefi metinleri okuyor olmanız, iyi bir piyano virtiyözü olmanız ve ya azınlıkların haklarına az-çok saygılı olmanız sizi Haneke’nin beyaz eldivenli cellatından kurtarmaz, sadece hedefi yapar.


İyi hayaller…

27 Kasım 2010 Cumartesi

Filistin Sorunu : Tarihi Çarpıtmanın amacı ne?

Filistin sorunu. 20. Yüzyılın başında emperyalizmin dünya halklarına sunmuş olduğu hastalık. 2. Dünya Savaşının sonunda Siyonizme verilen cesaretle Filistinlilerin yerlerinden yurtlarından edilmesi ve yaklaşık 70 senedir, bir hak hukuk adalet mücadelesi. Filistinliler, dünyada haksızlıklara boyun eğmemenin, direnişin onca ölüm, onca acı pahasına da olsun yiğit sembolleri olmuş halk. Yaser Arafat, George Habash gibi devrimci liderlerin öncülüğünde yıllar boyunca verdikleri mücadele de bugün bayrağı Hamas, İslami Cihad ya da Lübnan’da da örgütlense Hizbullah gibi islami örgütler almış durumda.

Emperyalizme karşı direnişin sembolü Filistinliler

Bu, son 30 yılda tüm Ortadoğu coğrafyasının etkilenmiş olduğu İslami ideolojilerin basit yansıması. Kabul edilebilir mi? Evet. Mazlumun dili ne olursa olsun mazlumdan saf tutmak sömürene karşı ona destek vermek insan olmanın gerekliliği. Bu örgütlerin Filistin içerisindeki bazı tutumları rahatsızlık verse de yine de işgalciye karşı direnişlerine desteklemek gerek. Anti-Semitist tutum ve davranışlarını elden geldiğince mahkum edilmesi şartıyla.

Filistin’de islami hareketlerin bu yükselişine paralel olarak Türkiye’de de benzer bir şekilde Filistin konusunda islami kesimlerin daha da bir duyarlılaştıklarını görüyoruz. 60’lı 70’li yıllar da ya da bazı durumlar da 80’li yıllara kadar uzatabileceğimiz sol hareketlerin Filistin Kurtuluş Örgütü ile işbirliği ve Filistin davasını sahiplenmesinde bugün İslamcı hareketler daha bir ön plana çıkmış durumda. Sol, Filistin’den vazgeçmiş değil ama artık başbakanın, İsrail’e karşı one minute isyanının gölgesinde kalmış durumda. Bugün gerek ılımlı İslamcılar gerekse radikal İslamcılar Filistin davasında hep ön sıralarda gözükür oldular. Mavi Marmara gemisinin İsrail askerleri tarafından basılmasından sonraki süreçte de bunu net bir şekilde gördük.

Tabi bir taraftan popüler kültür de Filistin den faydalanmak ister. Kurtlar Vadisi ekibi Filistin ile ilgili bir film çekmekle meşgul şu sıralar. Bunun yanında İsraillileri rahatsız eden Ayrılık dizisi de islami görüşün yansıdığı bir dizi olarak Filistin’e eğilmekte.

Toplumun önemli kesimlerin ilgiyle takip ettiği bu tarz dizilerle bir Filistin duyarlılığı oluşması, bir şekilde mutluluk verici. Ancak başka bir konu var ki rahatsızlık verici ve mutlaka ve mutlaka itiraz edilmesi gerekiyor. İslamcılar Filistin davasına sahip çıkarken Filistin davasının tarihsel sürecine de bir şekilde kendileri bir tarih yazarak müdahil oluyorlar. Geçmişteki Filistin hareketine ilgisizliklerinden olsa gerek yaşadıkları bu utancı kapatacak tarihi çarpıtmalara yöneliyorlar. Sevdikleri “Yahudi soslu” komplo teorileriyle de bu çarpıtmalarda zaman zaman sol hareketleri de bulaştırıyorlar. Bu da elbette ki Filistin’in tarihi sürecini bilenler için oldukça rahatsızlık verici oluyor. Malum Türkiye sol hareketi Filistin’de Lübnan’da Filistinliler için mücadele ederken, o sıralarda kendileri solun allahsızlığından girip Moskova uşaklığından çıkıyorlardı. Bu tarihsel utançlarını bir şekilde aklamanın bugün derdine düşüyorlar. Bunun yanında Filistin-emperyalizm karşıtlığında var olan safları bulandırarak yapmaktalar. Buna dair geçmişte ki süreçleri ustalıklı bir şekilde yalan söyleyerek yapmaktalar. İşte buna dair geçtiğimiz günlerde gözüme çarpan bir örnek,

Haber’in başlığı PKK’yı Kızıl Tugaylar eğitmiş. Zaman gazetesinde 10 Mart 2010 tarihinde yayınlanmış bu haber Zaman’ın kardeşi Aksiyon dergisinden alınmış sanırım yazarı Melik Duvaklı. Haber, çoğunlukla islami kökenli internet sitelerinde kendine yer bulmuş. Benim burada incelemeye çalıştığım haberin içeriğinden çok haberin son kısmında yer alan Kızıl Tugaylar’ın Mossad tarafından eğitildiğine yönelik kısım. Time dergisinden alıntı yapıldığı öne sürülen i kısım şu şekilde :

“Kızıl Tugaylar örgütünü yönlendirdiğini ortaya çıkardı. PKK ve diğer pek çok terör örgütü gibi Kızıl Tugaylar da Lübnan'daki kamplarda eğitim görüyordu. Time dergisinin 27 Mart 1978 tarihli sayısında yer alan habere göre Kızıl Tugaylar üyeleri Orta Doğu'daki kamplarda Almanya'nın Baader-Meinhof grubuyla beraber eğitiliyordu ve bu kamplarda eğitimi MOSSAD'lı subaylar veriyordu.”

Tabi 1970’lerin Lübnanını az çok okuyan birinin Mossad’ın bunu hangi arada hangi cesaretle yaptığı şüphe uyandırıcı olmakta. Hele bir de işin içine RAF’ı da sokmuşlarsa bu işte bir bit yeniği olduğu belliydi. Bu sebeple Time dergisinin, internette ki eski sayılarına ulaşınca bakın ne görülmekte. Yazarımızın referans verdiği 26 mart 1978 tarihli Time dergisinde Kızıl Tugaylar’ı tanıtan bir haber çıkmış. Ve orada kendilerinden şöyle bahsedilmekte:

“According to police, 148 brigatisti are already in jail, and warrants are out for an additional 25. Of the detainees, 39 have been convicted of or charged with murder, 13 with attempted homicide, 55 with kidnaping, 30 with robbery, a few with lesser offenses. Little is known about the Brigades, but some brigatisti, it is certain, have been schooled at the same Palestinian guerrilla camps that trained members of West Germany's murderous Baader-Meinhof gang.”


Yani Türkçesi, “ ….. Tugaylar, hakkında çok az şey biliniyor fakat bazı mensupları kesinlikle Batı Alman katil Baader-Meinhof çetesiyle aynı Filistinli Gerilla kamplarında eğitim aldığı kesin.”


Sanırım yazarımızın ezberi bozuldu ve Filistin gerilla kampını Mossad olarak çevirme gereksinimi duydu. Ama her ne olursa olsun yapmış olduğu bu ince kalem oynatmayla birçok internet sitesinde yer alan çarpık tarih anlayışına çok iyi hizmet etmiş oldu. Kimin kimi nasıl eğittiği mesele değil, ancak böylesi bir çarpıtma gerçekten tabir yerindeyse “ibretlik”.

Filistin Mücadelesinin sembol isimlerinden Leyla Halid'i de Mossad mı eğitti?


İlgili Linkler :
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=960103&title=pkkyi-kizil-tugaylar-egitmis
http://www.time.com/time/magazine/article/0,9171,916015,00.html

26 Kasım 2010 Cuma

Tehlikenin Farkında mıyız?

Yıl 2007. Cumhuriyet Gazetesi Arap harflerini andıran bir şekilde sağdan sola doğru Tehlikenin Farkında mıyız? Diye bir manşet atmış daha sonra bu manşet Cumhuriyet mitinglerine kadar giden bir sürecin temel sloganı olmuştu. Laik kesimlerin bu politik uyanışı o dönemde bana oldukça samimiyetsiz gelmişti. Çünkü ekonomik ilişkilerden gelen bir sorundan değil sadece kılık kıyafete takıntılı bir siyaset üzerinden bu sloganı vurguluyorlardı. Nitekim türban konusunun bu kadar önemsenmesine bir anlam veremiyorum. İnsanlar türbanlı ya da türbansız istedikleri şekilde okula ya da başka bir kuruma girebilsinler. Unutmamak gerekir ki birçok kadının sokağa çıkma özgürlüğü hala başlarındaki türbana bağlı. Laik kesimler işte bu noktada samimiyetsiz gelmişti bana, çünkü kendi dert yandıkları ve rahatsız oldukları sorunlar için birkaç tane kurum dışında hemen hiç biri kılını kıpırdatmamıştı. Sonra 28 Şubat gibi bir utanca alkış tutmuşlardı. Nitekim o dönemde hükümet, karşıtlarına karşı daha soğukkanlı davranarak bu mücadeleden seçimler yoluyla galip çıktı. Ve ardından gelen iktidarın nimetleri. Bana kalırsa iktidarın nimetleri giderek hükümeti şımartmaya başlamıştır. Maalesef herkes için geçerli olan kural, gücün şımartması maalesef AKP hükümeti içinde geçerli olmuştur. İşte bu aşamadan sonra, çoğunluk yüzde 47’nin kurallarını uygulanmaya yavaş yavaş girişilmeye başlanıldı. O zaman Cumhuriyet mitinglerine katılanlara bıyık altından gülerken bugün bazı konularda onlara hak vermeye başladım. Alın işte bunun üç örneği:

İlk örneğimiz Kredi ve Yurtlar Kurumu başkanından geliyor. Kurumun başkanına göre saat 21 30’dan sonra yurtlarda kalan kız öğrencilerin dışarı çıkması ya da o saatte dışarıda bulunması hoş değilmiş. Kız öğrencilerin barlarda bulunması da kötüymüş. Anneleri babaları, bu çocukları kendilerine emanet etmişler, otursun ders çalışsınlar mış mış. Yani kız öğrenciler kısaca yaşamayın diyor kendisi, okulda okusanız üniversite de bitirseniz siz kadınsınız ve eve kapanacaksınız demeye getiriyor. Yurt başkanı bunu üstüne üstlük meşru bir gerekçeyle de çoğunluğun duygularını okşayan bir şekilde gayet rahat açıklıyor.

İkinci örneğimiz Kayseri’den geliyor. Alkole kişi başı gelir ayrımında iller arası sıralamada 9. Sırada yer alan Kayseri ilimizde, polis memurları içki içenleri ve içki alanları kameraya çekiyormuş. Bu insanların suçlu konumuna gelmelerine bir adım kaldı.

Ve son örneğimiz. Türkiye’de basketbol sporu denilince hemen ilk akla gelen ve bazen ürünün adından da daha ön plana çıkan bir müessese kulübü Efes Pilsen basketbol takımının kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalması. Alkollü içeceklerin, spor takımlarının isimlerinde yer almayan yeni bir yasa gündemde. Yasayı savunan isim, Avrupa’nın bunu yaptığından dem vuruyor ve Pilsen kelimesinin dahi sorunlu olduğunu belirterek bira anlamına geldiğini belirtiyor. Ama kulübe yine de bir iyilik lütfediyor. Başka bir takıma sponsor olabilirisiniz. Tabi sorarlar şimdi bugün adı yasaklayan yarın sponsorluğu yasaklamaz mı? Kanımca oldukça rahat yasaklar.


Şişede durduğu gibi durmayan Efes Pilsen Basketbol takımının arması


Kısaca bu üç örneğin gösterdiği gibi tehlikenin farkında mıyız? Bira gibi bazı ülkelerde temel gıda maddesi sayılan bir içkiye neden bu kadar düşmanlık. Çünkü belli ki bu bir inanç dayatmasıdır. İşte bazen hoşgörünün sınırı oluyor. Nasıl ki bir müslümanın ateist olmasına tahammül edilemiyorsa, artan bir şekilde bir müslümanın alkol tüketmesine de tahammül edilmeyecek gibi. Bu kendine demokratik -müslümanların giderek birayı ve alkolü suçlu pozisyonuna sokması açıkçası üzüntü verici. Bütün kötülüklerin anasını alkol sayan zihniyetten de bu beklenmez mi zaten.

25 Kasım 2010 Perşembe

Üniversitenin İşgali


Üniversite yakın tarihine kısa bir göz gezdirme

2007’de başlayan ekonomik krizin etkilerinin sürdüğü şu dönemlerde dünyanın muktedirlerinin sunduğu bir çözüm yolu olarak karşımıza çıkan “emeklilik yaşını artırma”, “sosyal harcamaları kısma “ gibi teşşebüsler, özellikle gelişmiş ülkelerde eğitime yönelik sosyal harcamaların kısılması girişimlerini de içermekte. Yakın bir geçmişte, hemen her zaman sokakta olmayı bir zevk sayan Fransız öğrenciler yine sokaktaydı. Güçlü bir direniş kültürü olan Yunan öğrencilerde benzer bir şekilde ülkeleri üzerine gerçekleşen muktedir çözümlere karşı direnişe geçtiler.

Ancak asıl şaşırtıcı olan ise genellikle bu tip konularda uyuşuk davranan İngiliz öğrencilerin de aktif olarak bu harekete katılmaları oldu. İngiliz öğrenciler uzun bir süredir öğrenci harçlarına yapılan zamlara karşı aktif bir direnişe geçmiş durumdalar. Dalga dalga yayılan bu öğrenci isyanları ve direnişler ekonomik krizle birlikte sokaklara çıkan emekçiler acaba yeni bir 68 mi geliyor? sorusunu beraberinde getiriyor. Godot’yu bekler gibi en ufak bir kitlesel kıpırdanma, yıllardır sinmiş tükenmiş sol için bir kez daha umut olarak 68 dalgası beklentisi yaratıyor. Açıkçası bana göre, Godot’nun henüz geleceği yok, gelse bile 68 gibi bir dalga ancak “biz hala varız” gövde gösterisi olabilir. Ancak uzun süreli, sabırla ve toprağı tırnakla kazıyarak uzun bir süreçte dünya üzerinde gerçek bir sol hegemonyası yaratılabilir. Bunun örnekleri, gündemde gelmeleri az da olsa Nepal’de ve Hindistan’da Naxalite isyanlarında görülmekte. Keza Latin Amerika’da da bu son ikisinden farklı bir yöntemle de olsa sola kayış söz konusu. Ancak bunların bir dalga yaratma gücünden yoksun oluşu ya da belki de “Dünya devriminin merkez gücünün Avrupa olduğu” gerçeği ( çok katılmasam da bu yaklaşıma) burada ki basit öğrenci eylemlerinin bile heyecan dalgası yaratmasına neden olmakta.

Yunan öğrenciler isyanda


Peki, Türkiye’de durum ne? Yeni 68’lere Türkiye üniversiteleri, gençliği nasıl bir katılım içerisinde olacak? Türkiye üniversiteleri kendi haklarına sahip çıkıyor mu? Genel olarak bu son soruya verilen cevap kitlesel olarak bir hayır olur. Nerede Türkiye’de böyle şeyler diye yakınılır. Ama gelin bakalım üniversite de mücadele veren kesimlerin nasıl ve ne koşullarda tasfiye edildiğine? Türkiye belki de öğrenci hareketleri açısından zengin denilebilecek ülke. Osmanlı zamanında çeşitli defalar hakları için ya da daha başka şeyler için çeşitli softa isyanları olmuş. Sonraları bir kesinti eskiyle yeninin, Cumhuriyet sonrasına denk düşüyor ama 50’lerin sonunda yeniden bir ayağa kalkış. 60’lar ve 70’ler ise dünyayla paralel bir altın çağ. Sonrası malum: milat 12 Eylül. Rejim düşmanı olarak görülen bir gençlik, baskılar, ideolojik propagandalar. Ancak tank paletlerinin üzerinden geçmesine karşın bir şekilde nicelik olarak daha az olsa da umudunu yine de taşıyan ve yeniden ayağa kalkan 14 Nisan 1987 ile başlayan öğrenci direnişleri; yök’e karşı başlayan ve bugün hala süren 6 Kasım direnişleri. Ancak Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte Sosyalizmin kitleler gözünde bir seçenek olmaktan çıkması tüm solda olduğu gibi öğrenci hareketlerinde de bir travma yaşanmasına neden olmuştu. Ancak yine de bir efsane olarak bugün anılan meşhur 1996 yılı harçlara karşı yürütülen öğrenci direnişi belki de 12 Eylül sonrasında üniversiteden çıkan en büyük muhalif cevap olmuştu.
Fransa'da liseliler 1968'in sembol kampüslerinden Nanterre önünde eylem yapıyor




"İsyan Devrim Özgürlük!" Üniversitelerde hala bunlara yer var mı?

96 yılında üniversite gençliğinin dilindeki bu üç sloganın sokaklarda haykırıldığı sırada, üniversite zihniyetinin kökten dönüştürecek girişimlerde yavaş yavaş bu ülkenin muktedirleri tarafından atılmaktaydı. Vakıf üniversitelerinin sayısı giderek artmaya başlamıştı bu sıralarda. Doğramacı torpilli Bilkent’in yanına kardeşleri yavaş yavaş gelmekteydi. Toplum bunları başta çok benimsemedi. Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ’nün yanında esemeleri okunmuyordu ve Vakıf değil kısaca özellerdi onlar.( patronları olan mütevelliler karşı çıksa da bu isme hala da özeller) Ancak giderek üniversite kültüründe, arkalarına aldıkları şirketlerin holdinglerinde desteğiyle, öğrenci tipolojisiyle birlikte bir dönüşüm başlatacaklardı. 28 Şubat kararlarıyla birlikte alınan ÖYS’nin kaldırılması ve Orta Öğretim Başarı puanıyla da bir okul adaletsizliği oluşturularak, üniversiteler emekçilerin çocuklarına kapatılmış ya da daha düşük seviyeli üniversitelere yönlendirilmiş olmaktaydı. Bu dönüşüm kendini devletin toplumun üniversite gençliğine bakışıyla da gösteriyordu. Bir yandan devlet üniversitelerindeki hocalar, yök ve despot rektörler bahanesiyle özellere kaçarken ( ben buna bahane diyorum yoksa direnmek aslında bu ikisine karşı çok basitti ve nitekim direnenler de var ) bir diğer yandan üniversiteler sermaye tarafından bir Pazar olarak görülmeye başlanmıştı. Devlet, Özel derken el birliğiyle öğrenci tipolojisi değişmiş dönüşmüş depolitik bir hava egemen üniversitelere hakim olmuştu. Tüm bunlara nicelik olarak küçülmelerine karşı direnen gruplar vardı ama eski şaşalı günler sona eriyordu. Belki de çok mu abartılıdır bilemem ama: 2000 yılında Çevik Kuvvet eyleminde Edebiyat Fakültesine dönüp “İşte burası hain yuvası” dediği, öğrencilerin de buna “Hain değiliz gelecek biziz” eylemiyle cevap vermesi, dönüşüm öncesi, üniversiteye muktedirin bakışının ve üniversitelinin buna cevabının son sembol sloganları olsa gerek.
Yök protestosu

Bu aşamadan sonra 2000’ler üniversitelerinden nasıl bahsedilebilir? Bir mantar gibi artan özel üniversiteler arasından bir kısmı rüştünü ispatlama telaşı içerisinde olurken bir diğer kısmı da para kazanmanın peşinde koşar oldu. Bu nokta da bazıları "muhalif " olarak nitelendirilecek hocalara kapılarını açtı, onlara mütevelli heyetlerinde yer vardı, özgürlükçü düşüncenin kalesi haline geldiler.“Özgürlükçü” hocalarda onların varlığından mutlu oldular. Genel bir yanılsamayla vakıf üniversitelerinin üniversitelerde ki özgür düşünceyi tekrardan yaratmış olduğu izlenimi oluştu ancak bakıldığında görülür ki tüm toplum kesimlerinde hissedilir bir şekilde 12 Eylül’ün etkisinden doğallığında çıkılmaya başlamıştı. (Buradan kimse bu çıkışta bizim payımız vardır demeye hakkı yok kanımca bu doğallığında gelişmiş bir süreç). Tam aksine, vakıf üniversiteleri renkli ve çoğulcu bir örnek içerisinde başka türlü baskılar yaratan tutum içerisinde olmuşlardı. Aynı şekilde devlet üniversiteleri de giderek çölleştirilirken, şimdiki iktidarın elinde her ile altyapısız bir şekilde açılan tabela üniversitelerin sonucunda daha da değersiz hale gelir. Bu arada dünün depolitik öğrencileri de istenen çizgide olmasa da politikleşir. Laik-Anti Laik ekseninde ya da Türk-Kürt ekseninde oluşan bir politikleşmedir bu. Zaman zaman üniversitelerde bu sebeplerden dolayı çıkan gerginlikler olur. Ülkenin yaşadığı politik kırılmaların üniversitelere yansımasıdır bu durum. Eskinin üniversitesinde başat ideolojik güç olan sol ise bu politik kırılmanın etkilerini kendi içerisinde yaşadığı için bu kırılmalar içerisinde bazen oradan bazen buradan bir tavır aldı. Genellikle Anadolu üniversitelerinde solun yerini artık giderek etkisini hissettiren bir şekilde Kürt-Türk gerginliği almaya başladı. Ancak yine de solun yılmak bilmeyen temsilcileri üniversitelerde bir şekilde yer aldı. Bunlar içerisinde politik tutumlarını benimsemesem de iki örgüt TKP gençliği ve Öğrenci Kollektifleri üniversitede ısrarlı bir şekilde sol değerler adına mücadele veren üniversitenin toplumsal sorunlara duyarlılığını temsil edenler oldular. Toplumsal sorumluluk demişken, vakıf üniversitelerinin sosyal sorumluluk projelerinde sermayeyle birlikte önderlik etmesi bir liberal pratik olarak yardım zihniyetinin, vicdan rahatlatmanın en kapsamlı örneği olarak karşımıza çıkmaya başladı. Bu kesimler eğitim konusunda devletin sorumluluklarından ve iyi üniversitelerin iyi bir eğitime ulaşmakta zorluk yaşayan emekçi çocuklara kapalı olduğunu bihaber bir şekilde bu aktiviteleri gerçekleştirir oldular.

Çoğunluk olanlar direnişe geçer mi?

Bir taraftan, Türkiye’nin en hassas sorunu olan Kürt sorunu üzerinden yaşanan etnik kırılma bir diğer taraftan dinci laik çekişmesi üzerinden yaşam tarzının farklığının üniversitelerde hem akademik kadrolarda hem de öğrenci kesimi tarafından tartışılır olması, bir diğer yandan tek politik aktivitesi sosyal sorumluluk projeleri olan özel üniversite gençliğinin, İngiltere, Fransa ya da Yunanistan da ki öğrenciler gibi ekonomik politik ve sınıfsal mücadele vermeleri mümkün müdür? Bu tip bir durumda sol öğrenci gruplarının her türlü baskıya rağmen, seslerini gür çıkaracağından kuşku yok ancak böyle bir ortamda öğrencilerin sosyal hakları açısından nicel bir artış yaşamaları zor gözüküyor.

İngiliz öğrenciler Muhafazakar parti binasını basıyor


Geçtiğimiz yıllarda, İKSV’nin düzenlemiş olduğu İstanbul Film festivalinde liberal düşüncenin yeni merkezlerinden Bahçeşehir Üniversitesi 68 Filmlerinin tema sponsoru olmuş, birçok rozetler üretmiş, yıllardır yaşanmakta olan 68’in bir pop ikon haline gelişinin tipik bir örneği sergilenmişti. Belki de 68’li hocalarının teşvikiyle “nostalji” ye el atan bu öğrenciler için yeni 68’ler tıpkı liberalleşen hocalarının da ifade ettiği gibi “sınıf diye bir şey olmadığı için” hiçbir zaman gerçekleşmeyecek hayaller olarak durmakta. Umarım onlar adına yanılıyorumdur.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Ben de varım

Merhabalar. Bu blogda elimizden geldiğince dünyada ve ülkemizde olup bitenler hakkında yorumlarda bulunacağız. Gündelik hayatımızda karşılaştıklarımızı paylaşmaya çalışacağız.

18 Kasım 2010 Perşembe

Selam

Daha önceden bir çok blog açtık ama sürekli olmadı. Umarız bu sefer devamlı yayında olacağız.Artık konu ve kural kısıtlaması da olmayacak. Aklımıza takılan, sevdiğimiz sevmediğimiz, çemkirdiğimiz her şey hakkında yazmayı planlıyoruz. Görüşmek üzere...