Yıl 2007. Cumhuriyet Gazetesi Arap harflerini andıran bir şekilde sağdan sola doğru Tehlikenin Farkında mıyız? Diye bir manşet atmış daha sonra bu manşet Cumhuriyet mitinglerine kadar giden bir sürecin temel sloganı olmuştu. Laik kesimlerin bu politik uyanışı o dönemde bana oldukça samimiyetsiz gelmişti. Çünkü ekonomik ilişkilerden gelen bir sorundan değil sadece kılık kıyafete takıntılı bir siyaset üzerinden bu sloganı vurguluyorlardı. Nitekim türban konusunun bu kadar önemsenmesine bir anlam veremiyorum. İnsanlar türbanlı ya da türbansız istedikleri şekilde okula ya da başka bir kuruma girebilsinler. Unutmamak gerekir ki birçok kadının sokağa çıkma özgürlüğü hala başlarındaki türbana bağlı. Laik kesimler işte bu noktada samimiyetsiz gelmişti bana, çünkü kendi dert yandıkları ve rahatsız oldukları sorunlar için birkaç tane kurum dışında hemen hiç biri kılını kıpırdatmamıştı. Sonra 28 Şubat gibi bir utanca alkış tutmuşlardı. Nitekim o dönemde hükümet, karşıtlarına karşı daha soğukkanlı davranarak bu mücadeleden seçimler yoluyla galip çıktı. Ve ardından gelen iktidarın nimetleri. Bana kalırsa iktidarın nimetleri giderek hükümeti şımartmaya başlamıştır. Maalesef herkes için geçerli olan kural, gücün şımartması maalesef AKP hükümeti içinde geçerli olmuştur. İşte bu aşamadan sonra, çoğunluk yüzde 47’nin kurallarını uygulanmaya yavaş yavaş girişilmeye başlanıldı. O zaman Cumhuriyet mitinglerine katılanlara bıyık altından gülerken bugün bazı konularda onlara hak vermeye başladım. Alın işte bunun üç örneği:
İlk örneğimiz Kredi ve Yurtlar Kurumu başkanından geliyor. Kurumun başkanına göre saat 21 30’dan sonra yurtlarda kalan kız öğrencilerin dışarı çıkması ya da o saatte dışarıda bulunması hoş değilmiş. Kız öğrencilerin barlarda bulunması da kötüymüş. Anneleri babaları, bu çocukları kendilerine emanet etmişler, otursun ders çalışsınlar mış mış. Yani kız öğrenciler kısaca yaşamayın diyor kendisi, okulda okusanız üniversite de bitirseniz siz kadınsınız ve eve kapanacaksınız demeye getiriyor. Yurt başkanı bunu üstüne üstlük meşru bir gerekçeyle de çoğunluğun duygularını okşayan bir şekilde gayet rahat açıklıyor.
İkinci örneğimiz Kayseri’den geliyor. Alkole kişi başı gelir ayrımında iller arası sıralamada 9. Sırada yer alan Kayseri ilimizde, polis memurları içki içenleri ve içki alanları kameraya çekiyormuş. Bu insanların suçlu konumuna gelmelerine bir adım kaldı.
Ve son örneğimiz. Türkiye’de basketbol sporu denilince hemen ilk akla gelen ve bazen ürünün adından da daha ön plana çıkan bir müessese kulübü Efes Pilsen basketbol takımının kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalması. Alkollü içeceklerin, spor takımlarının isimlerinde yer almayan yeni bir yasa gündemde. Yasayı savunan isim, Avrupa’nın bunu yaptığından dem vuruyor ve Pilsen kelimesinin dahi sorunlu olduğunu belirterek bira anlamına geldiğini belirtiyor. Ama kulübe yine de bir iyilik lütfediyor. Başka bir takıma sponsor olabilirisiniz. Tabi sorarlar şimdi bugün adı yasaklayan yarın sponsorluğu yasaklamaz mı? Kanımca oldukça rahat yasaklar.
Şişede durduğu gibi durmayan Efes Pilsen Basketbol takımının arması
Kısaca bu üç örneğin gösterdiği gibi tehlikenin farkında mıyız? Bira gibi bazı ülkelerde temel gıda maddesi sayılan bir içkiye neden bu kadar düşmanlık. Çünkü belli ki bu bir inanç dayatmasıdır. İşte bazen hoşgörünün sınırı oluyor. Nasıl ki bir müslümanın ateist olmasına tahammül edilemiyorsa, artan bir şekilde bir müslümanın alkol tüketmesine de tahammül edilmeyecek gibi. Bu kendine demokratik -müslümanların giderek birayı ve alkolü suçlu pozisyonuna sokması açıkçası üzüntü verici. Bütün kötülüklerin anasını alkol sayan zihniyetten de bu beklenmez mi zaten.
İlk örneğimiz Kredi ve Yurtlar Kurumu başkanından geliyor. Kurumun başkanına göre saat 21 30’dan sonra yurtlarda kalan kız öğrencilerin dışarı çıkması ya da o saatte dışarıda bulunması hoş değilmiş. Kız öğrencilerin barlarda bulunması da kötüymüş. Anneleri babaları, bu çocukları kendilerine emanet etmişler, otursun ders çalışsınlar mış mış. Yani kız öğrenciler kısaca yaşamayın diyor kendisi, okulda okusanız üniversite de bitirseniz siz kadınsınız ve eve kapanacaksınız demeye getiriyor. Yurt başkanı bunu üstüne üstlük meşru bir gerekçeyle de çoğunluğun duygularını okşayan bir şekilde gayet rahat açıklıyor.
İkinci örneğimiz Kayseri’den geliyor. Alkole kişi başı gelir ayrımında iller arası sıralamada 9. Sırada yer alan Kayseri ilimizde, polis memurları içki içenleri ve içki alanları kameraya çekiyormuş. Bu insanların suçlu konumuna gelmelerine bir adım kaldı.
Ve son örneğimiz. Türkiye’de basketbol sporu denilince hemen ilk akla gelen ve bazen ürünün adından da daha ön plana çıkan bir müessese kulübü Efes Pilsen basketbol takımının kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalması. Alkollü içeceklerin, spor takımlarının isimlerinde yer almayan yeni bir yasa gündemde. Yasayı savunan isim, Avrupa’nın bunu yaptığından dem vuruyor ve Pilsen kelimesinin dahi sorunlu olduğunu belirterek bira anlamına geldiğini belirtiyor. Ama kulübe yine de bir iyilik lütfediyor. Başka bir takıma sponsor olabilirisiniz. Tabi sorarlar şimdi bugün adı yasaklayan yarın sponsorluğu yasaklamaz mı? Kanımca oldukça rahat yasaklar.
Şişede durduğu gibi durmayan Efes Pilsen Basketbol takımının armasıKısaca bu üç örneğin gösterdiği gibi tehlikenin farkında mıyız? Bira gibi bazı ülkelerde temel gıda maddesi sayılan bir içkiye neden bu kadar düşmanlık. Çünkü belli ki bu bir inanç dayatmasıdır. İşte bazen hoşgörünün sınırı oluyor. Nasıl ki bir müslümanın ateist olmasına tahammül edilemiyorsa, artan bir şekilde bir müslümanın alkol tüketmesine de tahammül edilmeyecek gibi. Bu kendine demokratik -müslümanların giderek birayı ve alkolü suçlu pozisyonuna sokması açıkçası üzüntü verici. Bütün kötülüklerin anasını alkol sayan zihniyetten de bu beklenmez mi zaten.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder