25 Kasım 2010 Perşembe

Üniversitenin İşgali


Üniversite yakın tarihine kısa bir göz gezdirme

2007’de başlayan ekonomik krizin etkilerinin sürdüğü şu dönemlerde dünyanın muktedirlerinin sunduğu bir çözüm yolu olarak karşımıza çıkan “emeklilik yaşını artırma”, “sosyal harcamaları kısma “ gibi teşşebüsler, özellikle gelişmiş ülkelerde eğitime yönelik sosyal harcamaların kısılması girişimlerini de içermekte. Yakın bir geçmişte, hemen her zaman sokakta olmayı bir zevk sayan Fransız öğrenciler yine sokaktaydı. Güçlü bir direniş kültürü olan Yunan öğrencilerde benzer bir şekilde ülkeleri üzerine gerçekleşen muktedir çözümlere karşı direnişe geçtiler.

Ancak asıl şaşırtıcı olan ise genellikle bu tip konularda uyuşuk davranan İngiliz öğrencilerin de aktif olarak bu harekete katılmaları oldu. İngiliz öğrenciler uzun bir süredir öğrenci harçlarına yapılan zamlara karşı aktif bir direnişe geçmiş durumdalar. Dalga dalga yayılan bu öğrenci isyanları ve direnişler ekonomik krizle birlikte sokaklara çıkan emekçiler acaba yeni bir 68 mi geliyor? sorusunu beraberinde getiriyor. Godot’yu bekler gibi en ufak bir kitlesel kıpırdanma, yıllardır sinmiş tükenmiş sol için bir kez daha umut olarak 68 dalgası beklentisi yaratıyor. Açıkçası bana göre, Godot’nun henüz geleceği yok, gelse bile 68 gibi bir dalga ancak “biz hala varız” gövde gösterisi olabilir. Ancak uzun süreli, sabırla ve toprağı tırnakla kazıyarak uzun bir süreçte dünya üzerinde gerçek bir sol hegemonyası yaratılabilir. Bunun örnekleri, gündemde gelmeleri az da olsa Nepal’de ve Hindistan’da Naxalite isyanlarında görülmekte. Keza Latin Amerika’da da bu son ikisinden farklı bir yöntemle de olsa sola kayış söz konusu. Ancak bunların bir dalga yaratma gücünden yoksun oluşu ya da belki de “Dünya devriminin merkez gücünün Avrupa olduğu” gerçeği ( çok katılmasam da bu yaklaşıma) burada ki basit öğrenci eylemlerinin bile heyecan dalgası yaratmasına neden olmakta.

Yunan öğrenciler isyanda


Peki, Türkiye’de durum ne? Yeni 68’lere Türkiye üniversiteleri, gençliği nasıl bir katılım içerisinde olacak? Türkiye üniversiteleri kendi haklarına sahip çıkıyor mu? Genel olarak bu son soruya verilen cevap kitlesel olarak bir hayır olur. Nerede Türkiye’de böyle şeyler diye yakınılır. Ama gelin bakalım üniversite de mücadele veren kesimlerin nasıl ve ne koşullarda tasfiye edildiğine? Türkiye belki de öğrenci hareketleri açısından zengin denilebilecek ülke. Osmanlı zamanında çeşitli defalar hakları için ya da daha başka şeyler için çeşitli softa isyanları olmuş. Sonraları bir kesinti eskiyle yeninin, Cumhuriyet sonrasına denk düşüyor ama 50’lerin sonunda yeniden bir ayağa kalkış. 60’lar ve 70’ler ise dünyayla paralel bir altın çağ. Sonrası malum: milat 12 Eylül. Rejim düşmanı olarak görülen bir gençlik, baskılar, ideolojik propagandalar. Ancak tank paletlerinin üzerinden geçmesine karşın bir şekilde nicelik olarak daha az olsa da umudunu yine de taşıyan ve yeniden ayağa kalkan 14 Nisan 1987 ile başlayan öğrenci direnişleri; yök’e karşı başlayan ve bugün hala süren 6 Kasım direnişleri. Ancak Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte Sosyalizmin kitleler gözünde bir seçenek olmaktan çıkması tüm solda olduğu gibi öğrenci hareketlerinde de bir travma yaşanmasına neden olmuştu. Ancak yine de bir efsane olarak bugün anılan meşhur 1996 yılı harçlara karşı yürütülen öğrenci direnişi belki de 12 Eylül sonrasında üniversiteden çıkan en büyük muhalif cevap olmuştu.
Fransa'da liseliler 1968'in sembol kampüslerinden Nanterre önünde eylem yapıyor




"İsyan Devrim Özgürlük!" Üniversitelerde hala bunlara yer var mı?

96 yılında üniversite gençliğinin dilindeki bu üç sloganın sokaklarda haykırıldığı sırada, üniversite zihniyetinin kökten dönüştürecek girişimlerde yavaş yavaş bu ülkenin muktedirleri tarafından atılmaktaydı. Vakıf üniversitelerinin sayısı giderek artmaya başlamıştı bu sıralarda. Doğramacı torpilli Bilkent’in yanına kardeşleri yavaş yavaş gelmekteydi. Toplum bunları başta çok benimsemedi. Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ’nün yanında esemeleri okunmuyordu ve Vakıf değil kısaca özellerdi onlar.( patronları olan mütevelliler karşı çıksa da bu isme hala da özeller) Ancak giderek üniversite kültüründe, arkalarına aldıkları şirketlerin holdinglerinde desteğiyle, öğrenci tipolojisiyle birlikte bir dönüşüm başlatacaklardı. 28 Şubat kararlarıyla birlikte alınan ÖYS’nin kaldırılması ve Orta Öğretim Başarı puanıyla da bir okul adaletsizliği oluşturularak, üniversiteler emekçilerin çocuklarına kapatılmış ya da daha düşük seviyeli üniversitelere yönlendirilmiş olmaktaydı. Bu dönüşüm kendini devletin toplumun üniversite gençliğine bakışıyla da gösteriyordu. Bir yandan devlet üniversitelerindeki hocalar, yök ve despot rektörler bahanesiyle özellere kaçarken ( ben buna bahane diyorum yoksa direnmek aslında bu ikisine karşı çok basitti ve nitekim direnenler de var ) bir diğer yandan üniversiteler sermaye tarafından bir Pazar olarak görülmeye başlanmıştı. Devlet, Özel derken el birliğiyle öğrenci tipolojisi değişmiş dönüşmüş depolitik bir hava egemen üniversitelere hakim olmuştu. Tüm bunlara nicelik olarak küçülmelerine karşı direnen gruplar vardı ama eski şaşalı günler sona eriyordu. Belki de çok mu abartılıdır bilemem ama: 2000 yılında Çevik Kuvvet eyleminde Edebiyat Fakültesine dönüp “İşte burası hain yuvası” dediği, öğrencilerin de buna “Hain değiliz gelecek biziz” eylemiyle cevap vermesi, dönüşüm öncesi, üniversiteye muktedirin bakışının ve üniversitelinin buna cevabının son sembol sloganları olsa gerek.
Yök protestosu

Bu aşamadan sonra 2000’ler üniversitelerinden nasıl bahsedilebilir? Bir mantar gibi artan özel üniversiteler arasından bir kısmı rüştünü ispatlama telaşı içerisinde olurken bir diğer kısmı da para kazanmanın peşinde koşar oldu. Bu nokta da bazıları "muhalif " olarak nitelendirilecek hocalara kapılarını açtı, onlara mütevelli heyetlerinde yer vardı, özgürlükçü düşüncenin kalesi haline geldiler.“Özgürlükçü” hocalarda onların varlığından mutlu oldular. Genel bir yanılsamayla vakıf üniversitelerinin üniversitelerde ki özgür düşünceyi tekrardan yaratmış olduğu izlenimi oluştu ancak bakıldığında görülür ki tüm toplum kesimlerinde hissedilir bir şekilde 12 Eylül’ün etkisinden doğallığında çıkılmaya başlamıştı. (Buradan kimse bu çıkışta bizim payımız vardır demeye hakkı yok kanımca bu doğallığında gelişmiş bir süreç). Tam aksine, vakıf üniversiteleri renkli ve çoğulcu bir örnek içerisinde başka türlü baskılar yaratan tutum içerisinde olmuşlardı. Aynı şekilde devlet üniversiteleri de giderek çölleştirilirken, şimdiki iktidarın elinde her ile altyapısız bir şekilde açılan tabela üniversitelerin sonucunda daha da değersiz hale gelir. Bu arada dünün depolitik öğrencileri de istenen çizgide olmasa da politikleşir. Laik-Anti Laik ekseninde ya da Türk-Kürt ekseninde oluşan bir politikleşmedir bu. Zaman zaman üniversitelerde bu sebeplerden dolayı çıkan gerginlikler olur. Ülkenin yaşadığı politik kırılmaların üniversitelere yansımasıdır bu durum. Eskinin üniversitesinde başat ideolojik güç olan sol ise bu politik kırılmanın etkilerini kendi içerisinde yaşadığı için bu kırılmalar içerisinde bazen oradan bazen buradan bir tavır aldı. Genellikle Anadolu üniversitelerinde solun yerini artık giderek etkisini hissettiren bir şekilde Kürt-Türk gerginliği almaya başladı. Ancak yine de solun yılmak bilmeyen temsilcileri üniversitelerde bir şekilde yer aldı. Bunlar içerisinde politik tutumlarını benimsemesem de iki örgüt TKP gençliği ve Öğrenci Kollektifleri üniversitede ısrarlı bir şekilde sol değerler adına mücadele veren üniversitenin toplumsal sorunlara duyarlılığını temsil edenler oldular. Toplumsal sorumluluk demişken, vakıf üniversitelerinin sosyal sorumluluk projelerinde sermayeyle birlikte önderlik etmesi bir liberal pratik olarak yardım zihniyetinin, vicdan rahatlatmanın en kapsamlı örneği olarak karşımıza çıkmaya başladı. Bu kesimler eğitim konusunda devletin sorumluluklarından ve iyi üniversitelerin iyi bir eğitime ulaşmakta zorluk yaşayan emekçi çocuklara kapalı olduğunu bihaber bir şekilde bu aktiviteleri gerçekleştirir oldular.

Çoğunluk olanlar direnişe geçer mi?

Bir taraftan, Türkiye’nin en hassas sorunu olan Kürt sorunu üzerinden yaşanan etnik kırılma bir diğer taraftan dinci laik çekişmesi üzerinden yaşam tarzının farklığının üniversitelerde hem akademik kadrolarda hem de öğrenci kesimi tarafından tartışılır olması, bir diğer yandan tek politik aktivitesi sosyal sorumluluk projeleri olan özel üniversite gençliğinin, İngiltere, Fransa ya da Yunanistan da ki öğrenciler gibi ekonomik politik ve sınıfsal mücadele vermeleri mümkün müdür? Bu tip bir durumda sol öğrenci gruplarının her türlü baskıya rağmen, seslerini gür çıkaracağından kuşku yok ancak böyle bir ortamda öğrencilerin sosyal hakları açısından nicel bir artış yaşamaları zor gözüküyor.

İngiliz öğrenciler Muhafazakar parti binasını basıyor


Geçtiğimiz yıllarda, İKSV’nin düzenlemiş olduğu İstanbul Film festivalinde liberal düşüncenin yeni merkezlerinden Bahçeşehir Üniversitesi 68 Filmlerinin tema sponsoru olmuş, birçok rozetler üretmiş, yıllardır yaşanmakta olan 68’in bir pop ikon haline gelişinin tipik bir örneği sergilenmişti. Belki de 68’li hocalarının teşvikiyle “nostalji” ye el atan bu öğrenciler için yeni 68’ler tıpkı liberalleşen hocalarının da ifade ettiği gibi “sınıf diye bir şey olmadığı için” hiçbir zaman gerçekleşmeyecek hayaller olarak durmakta. Umarım onlar adına yanılıyorumdur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder