Loş ve gözü yormayacak şekilde iyi aydınlatılmış salonumuzun en rahat koltuğuna kuruluyorsunuz. Elinizde Milan Kundera’nın Şaka’sı, 2-3 sigara, kahve ve bitter çikolata eşliğinde 80-90 sayfa kadarını rahat bir miskinlik içinde okuyorsunuz. Dişlerinizi, temiz ve hijyenik banyonuzda fırçalıyorsunuz. Yatağa gitmek için yeterli temizlik içerisindesiniz. Yatak odasının duvarlar uçuk toz renkleriyle boyanmış; açığın açığı mavi ve ya varla yok arası bir pembe olmadı mat bir beyaz. Çarşaflar bembeyaz lavanta kokulu. Odaya uyku getirecek tatlı mı tatlı bir koku ve serinlik hakim ki hafif kuş tüyü yorganınızın altında sıcaklamayın. Sabah uyandığınızda tahta pencereden 30 derece açıyla gelen güneş ışığının içeri vurduğunu görüyorsunuz. Tüm vücudunuzu uzatarak kocaman esniyorsunuz, yarı açık pencerede uçuşan tül perdeler odaya hülyalı bir hava veriyor. İçeri sızan kuş cıvıltıları da güne başlamak için ayrı bir enerji kaynağı. Kahve, portakal suyu ve omletten oluşan kahvaltınızı mutfaktaki bar tarzı masanızda yedikten sonra taze, enerjik, esnek ve fit işinize gidiyorsunuz. Gerisi işe ait bahsedilmesine lüzum olmayan ayrıntılar bütünü. Akşam ise elinize balyoz alıp tüm o toz pembe, içerisinde aşırı hiçbir renk barındırmayan İKEA gerçekliğini yerle bir ediyorsunuz, ardından da kendinizi. Nasıl, son tanıdık geldi mi? 
İşteyken kendimi hep bu tür hayaller kurarken buluyorum. Akşam eve gitsem şöyle güzel bir yemek yesem, ardından sessizlik ve huşu içerisinde şu kitabı okusam, ardından da yumuşacık çarşaflar ve yastıklar dünyasında derin bir uyku çeksem. Tam bu hayallere dalmış iken aklıma Haneke’nin o meşum filmi Yedinci Kıta geliyor. Kura kura hayal olarak tüm ailenin toplu bir intihara gittiği filmini kurduğumu ne yazık ki fark ediyorum. Güzel başlayan bir rüyadan kâbusla uyanıyorum. Sonrasında yeni hayaller…
Hafta sonu, işte o güzel efil efil odanızda uyanmışsınız. 1.50 boyunuzu 2 metreye kadar esnetmişsiniz. Akşamdan hazırladığınız bavulunuz, spor ayakkabılar, yağmurluk, yağmur çizmesi, içi tüylü eşofman altları ve sweatshirtlerle dolu. Altan giymek için %100 koton t-shirtler ve yine %100 koton iç çamaşırları. Kısacası teninizde en ufak tahriş oluşturabilecek bir düğme, % 5 elestan bile elenmiş.
Mevsimlerden sonbahar, tam da göl kenarındaki evinizin en güzel olduğu dönem. Arabanıza biniyorsunuz ve kulaklarınızı yormayacak bir müzikle kahve – yeşil ağaçların sardığı yollardan göl kenarındaki evinize ulaşıyorsunuz. Yağmur botlarınızı giyip göl kenarında bir yürüyüşe çıkıyorsunuz. Mis gibi çam kokularını içinize çekip doğanın o sessizliği ile huzur buluyorsunuz. Eve gelince şöminenizi yakıp, battaniyenizi dizlerinize atıp kitabınızı okuyorsunuz. Sıcaktan hafifçe içiniz geçip yarım saatlik bir şekerleme yapıyorsunuz. Uyandığınızda odanın kapısından beyaz eldivenli bir el uzandığını görüyorsunuz. Beyaz eldivenleri olan ve beyaz golf giysileri giyinmiş iki genç size gün boyunca tülü işkenceler yapıyor ve bu ölümünüzle sonuçlanıyor. Nasıl, bu hayali beğendiniz mi?
Bu da hafta sonu fantezileri. Sık sık kendimi bu hayali kurarken de buluyorum. Hafta sonu gelse de şöyle doğa yürüyüşleri yapsak, oksijen depolasak. Şehirden kaçsak. Sapanca taraflarında bir evimiz olsa. Tam hayaller kurarken yine Haneke uyandırıyor beni. Bu sefer de hayal olarak kurduğumun aslında Ölümcül Oyunlar’dan başkası olmadığını anlıyorum.
Peki bu filmleri izlediğim için mi bu hayalleri kuruyorum? Sanmıyorum. Haneke, hem hayalleri vermiş, hem de benim sandığım hayallerimi yerle bir etmiş olamaz. Haneke bilinç altımızı, yıllardır bir çok imaj ile örülmüş özlenilen/özenilen dünyamızı çok iyi biliyor. Bizi bu hayallerden nasıl tiksindireceğini ve aslında o konformist, parayı bulunca ilk sahip olacağımız gri ve tonlarına sahip dünyanın nasıl da saçma, dünyanın gerçeklerinden uzak, rutinliği ile de bir o kadar sıkıcı, yabancılaştırıcı ve boş olduğunu da biliyor. Üstelik bu dünyayı ne kadar entelektüel olduğunuz da anlamlı kılmıyor. Klasik müzik dinlemeniz, klasikleri ve ya zorlu felsefi metinleri okuyor olmanız, iyi bir piyano virtiyözü olmanız ve ya azınlıkların haklarına az-çok saygılı olmanız sizi Haneke’nin beyaz eldivenli cellatından kurtarmaz, sadece hedefi yapar.
İyi hayaller…
yine de o gri tonlu dünyada yaşama arzumuzdan geri duramıyoruz. şu halde haneke bize nonkonformist bir hayatın renkli olduğunu anlatmaya çalışıyor mu demeliyiz? peki öyle mi?
YanıtlaSilsyn dr.lng, orta sınıf zevklerimizle gri tonlu yaşamdan kaçış yok. rahatlık ister istemez çekiyor. non-konformist hayat belki renkli ama bize uymaz, macera olur, cesaret ister. çözüm bu sefil halimzle self-destruction'da diyor bence Haneke.
YanıtlaSil